
Dur. Bir dakika gerçekten dur.
Telefonun ekranına değil, arabanın dikiz aynasına değil.
Kalabalığa değil, içine bak.
Hadi şimdi çiz gördüklerini.
Ve sonra çevreni…
Sana kahve yapan baristanın göz altındaki morluklara bak.
O kadının hayali sanat okuluymuş, şimdi kahve köpüğünü kalp şeklinde yapmayı öğrendi diye övülüyor.
Ama kimse sormuyor o gözler neden hep ıslak gibi.
Senin kartını okutup gülen resepsiyon görevlisine bak.
Gülümsemesi ezber, ama içindeki yorgunluğu bir tek o sabah uyanamayan ruhu biliyor.
Sürekli aynı koridordan geçen temizlik görevlisine, elinde bezle bastığın yeri silene…
Fark ettin mi hiç o kadının yüzünde kaç kırık var?
Hiç tanımadığı insanlar gibi kendi hayatını da siliyor her gün.
Taksici mesela.
Gülerek “nereye abi?” diyor ama radyodan çalan türküde durakladığını fark ettin mi?
Orada bir yara var.
O şarkı birini hatırlatıyor, ama kimse sormuyor neden sustuğunu.
Eczanede numaranı beklerken ilaçlarını sana uzatan genç kadın var ya,
Onun elleri hep soğuk.
Sadece hava yüzünden değil.
İçinden geçenleri bir bilsen, o kutunun içindekilerden daha acı.
Bankada sıra beklerken senin işlemini halletmeye çalışan gişe görevlisi,
Akşam çocuklarının başını okşayamıyor çünkü hep geç çıkıyor.
Ama o gülümsemeye devam ediyor.
Mecbur.
Seninle aynı kaldırımda yürüyen, ama adını bilmediğin güvenlik görevlisi,
Dönüş yolunda sadece bir simitle eve gidiyor.
Kimse görmüyor, çünkü herkes kendi derdine gömülü.
Peki ya sen?
Senin hiç mi derdin yok?
Olmaz olur mu.
Ama seninki başka bir yalnızlık.
Sen içindeki fırtınaları susturmayı öğrendin.
Güldün, maskeni taktın.
Kibarca “iyiyim” dedin.
Ama içinden geçen o haykırış…
“Ben de yoruldum” demek bile lüks geliyor sana.
Çünkü senin güçlü olman gerekiyor.
Başarılı olman gerekiyor.
Kimse, güçlü görünenin de kırıldığını kabul etmiyor çünkü.
Ve kimse şunu söylemiyor sana:
“Senin de ağlamaya hakkın var.”
Herkes susmanı bekliyor.
Yutmanı, sineye çekmeni.
Oysa içindekiler çoktan bir volkan gibi birikmiş.
Ama sen hâlâ gülümsüyorsun, çünkü öğrettiler:
“Şükret, şımartma kendini.”
Ama sen şükürsüz değilsin ki.
Sen sadece yoruldun.
Sadece biraz gerçek olmak istedin.
Bir anlığına maskesiz.
Bir anlığına “iyi değilim” diyebilmek.
Bir anlığına biri seni anlasın…
Bak, seni tanımayan birileri şu an bu satırları okuyor.
Belki uzak bir şehirde, belki bir başka ülkede.
Ama emin ol, o da senin gibi.
O da içine atıyor.
O da güçlü görünmeye çalışıyor.
O da kimseye anlatmıyor.
Belki de bu satırları okuyan herkesin ortak noktası bu:
İçinde bir şeyler sus pus.
Ama şimdi, bu yazıyı okurken…
En azından bir anlığına kendine dürüst ol.
Sadece kendine.
Ve de ki:
“Ben de insanım. Benim de canım yanıyor.”
İşte şimdi başladın iyileşmeye.
Sessizce.
Kimseden onay beklemeden.
Sadece kendin için.
Ve belki de ilk kez… gerçekten şükrederek.
Ama ezilmeden.
Bastırmadan.
Maskesiz.
Kendin olarak.
Şimdi sıradan ol, seni tanımayan insanların arasında.
Demirden bir yapı olmadığını, etinin kemiğinin üstünden zırhını çıkart.
Sevdiğin ama uzun zamandır dinlemediğin şarkıları aç, son ses. Eşlik et.
Sessizlik güçlü olmak ama, kimse duymasa da içinden geçeni kabul edebilmek olduğunu öğrendin bugün.














