
Ne kadınlarımızı…
Ne çocuklarımızı…
Ne hayvanlarımızı…
Ne insanlığımızı koruyamadık…
Dünyamızı koruyamadık…
Duygularımızı..
Güzel bakabilen yanımızı..
İçimizde saklı duran o berrak iyiliği…
Hayata sarılma hırsımızı, çabalarken bile birbirimize tutunma ihtiyacımızı koruyamadık.

Bazen düşünüyorum…
Ne zaman bu kadar yorulduk?
Ne zaman bu kadar taşlaştık?
Bir pâlâ gibi keskinleşen kelimelerimiz oldu, dokunduğu her şeyi inciten…
Oysa başımızı eğip bir “Nasılsın?” diyebilmenin bile dünyanın bir yerinde çiçek açtıracağına inanan insanlardık biz.
Sonra bir sabah uyandık, acı haberler yine kapımızdaydı.
Kadınların çığlıkları duvarların içinden sızıyordu, çocukların korkusu gözlerimize kadar taşmıştı.
Bir hayvanın sessiz acısı, bir insanın tükenmiş bakışı…
Biz sustukça büyüyen bir yara gibi yayıldı her şey.
“Koruyamadık” derken aslında sadece kaybettiklerimizi değil, kendimizi de itiraf ediyoruz.
Çünkü korumak için önce görmek, sonra da yüzleşmek gerekir…
Oysa biz çoğu zaman bakmayı bile göze alamadık.
Koruyamadık…
Çünkü korumak istemeyen bir düzenin içindeyiz..
Çünkü bu ülkede kadın cinayetleri “kader” denilerek geçiştiriliyor,
çocukların sesi ancak bir skandal büyüyünce duyuluyor,
hayvanların yaşam hakkı tartışma konusu olabiliyor,
insanca yaşamak ise lüks sayılıyor.
Dünyamızı koruyamadık…
Duygularımızı, vicdanımızı, en basit insani reflekslerimizi koruyamadık.
Korumamıza izin vermeyen, sorumluluk almayan, suça göz yuman bir düzenin içinde sıkışıp kaldık.
Biz konuşurken yasa tasarıları sessizce geçiyor…
Biz üzülürken birileri “istatistiklere yansımadı” diye rahatlıyor…
Biz öfkelenirken suçlular “iyi hâl indirimi” ile salınıyor…
Her şeyin üstüne bir de “toplumsal değerler” adına susturuluyoruz.
Çünkü birileri susalım diye çok uğraşıyor.
Birileri konuşmayalım, sorgulamayalım, hesap sormayalım istiyor.
Kadını korumayan yasalar, çocuğu korumayan kurumlar, hayvanı korumayan düzenlemeler…
Sonra da utanmadan “biz elimizden geleni yaptık” diyorlar.
Hayır, yapılmadı.
Elimizden geleni yapmadılar.
Toplumun vicdanını, öfkesini, umudunu törpüleyen şey; bir kişinin kötü niyeti değil,
o kötü niyete göz yuman sistemdir.
Henüz tamamen tükenmeyen bir umut belki de ..
Çünkü her şeye rağmen sokaklarda sesini yükselten kadınlar var.
Çünkü “çocukların susmasına izin vermeyeceğiz” diyen insanlar var.
Çünkü “yaşam hakkı pazarlık konusu değildir” diye haykıran bir vicdan hâlâ ayakta.
Belki de asıl mesele budur:
Korkanların, susanların, görmezden gelenlerin değil…
İnadına umudu büyütenlerin ülkesi olabilmek.
Ama yine de içimde küçük bir umut kırıntısı var.
Hani bazen sokakta tanımadığınız biri size gülümser ya, işte o an…
Şehrin tüm karanlığını bir saniyeliğine bile olsa unutturan o küçücük ışık…
Belki hâlâ tamamen tükenmediğimizi gösteriyor.
Belki de koruyamadıklarımızın hesabını, bundan sonra koruyacaklarımızla ödeyebiliriz.
Bir çocuğun başını okşayarak…
bir kadının yanında durarak…
incinmiş bir hayvanı sahiplenerek…
bir insanın öfkesine değil, yorgunluğuna dokunarak…
Ve en çok da kendimizin kararmaya yüz tutan tarafını yeniden parıldatmaya çalışarak.
Koruyamadık, doğru.
Ama belki yeniden başlayabiliriz…
Belki bu kez, birbirimize dokunmaktan korkmadan!














