
Hayat, insanın elinden sessizce kayıp giden anlarla dolu.
Ve en ağır pişmanlık, kaybettikten sonra “keşke” demek.
Çünkü bir şeyi yitirdikten sonra fark etmek, aslında insanın kendine verdiği en sessiz ama en acı cezadır.
Oysa sevmek için kaybetmeye gerek yok.
Sarılmanın kıymetini anlamak için bir mezar başında durmaya,
Bir dostun sesini özlemek için onun yokluğuna alışmaya,
“Keşke daha çok söyleseydim” demek için susarak yılları tüketmeye gerek yok.
Ama biz yine de bekliyoruz.
Son konuşmayı..
Son gülüşü…
Son mesajı…
Sanki hayat bize her şeyin tekrarını sunacakmış gibi.

Bir dostu kaybedince anlıyoruz sohbetlerin değerini.
Bir anneanneyi, bir babayı toprağa verdikten sonra fark ediyoruz o sessiz duaların sıcaklığını.
Biten bir ilişkinin ardından dönüp bakıyoruz;
Meğer mutluluk, büyütmediğimiz küçücük anların içindeymiş!
İnsan çoğu zaman geç kalınca öğreniyor.
Geç kalınca seviyor.
Geç kalınca anlıyor.
Oysa hayatın kuralı çok net:
Bugün olan, yarın olmayabilir.
Ertelenen bir telefon..
Yutulan bir özür..
Gösterilmeyen bir sevgi…
Hepsi bir gün “artık mümkün değil” cümlesine dönüşebilir.
İşte tam da bu yüzden;
Son defayı beklememek gerek..
Sevdiklerimizi bugün sevmek,
Kalbimizden geçenleri bugünden söylemek,
Kırdığımız kalpleri zaman aşımına uğratmadan onarmak gerek.
Çünkü hayat;
Hatırladıklarımızla değil;
Cesaret edip yaşadıklarımızla anlamlı.
Kaybetmeden bilmek..
Gitmeden söylemek..
Susmadan sevmek…
İnsanın kendine ve sevdiklerine bırakabileceği en kıymetli miras budur.
Son defa gelmeden…
Kıymet bilmeyi öğrenelim.
Çünkü o günün son olduğunu bilemezsin.
Son kez sarıldığını,
Son kez gözlerinin içine baktığını,
Son kez aynı masada oturup sustuğunu…
Bilemezsin.
Bir vedanın bu kadar sessiz gelebileceğini,
Bir “yarın konuşuruz”un hiç gelmeyebileceğini,
Bir kapının kapanırken aslında bir hayatı kapattığını…
İşte bu yüzden,
Sarılırken acele etme..
Bakarken gözlerini kaçırma..
Söyleyeceklerin varsa bugünden söyle!..
Çünkü bazı “son”lar,
İnsan fark etmeden yaşanır…














