
Bazen durmak istiyor insan.
Kalabalığın ortasında, telaşın tam ortasında…
Zamanı durdurmak, nefeslenmek, sadece var olduğunu hissedebilmek istiyor.
Ama zaman, kimseyi beklemiyor.

Anda kalabilmek diyorlar adına.
Şimdiye tutunmak..
Kulağa kolay geliyor belki ama en zor şey bu çağda; anda kalmak.
Çünkü zihnimiz ya geçmişin yüküyle meşgul, ya geleceğin belirsizliğiyle…
Oysa hayat, ne dün… ne yarın…
Hayat tam da şimdi.
Bir anı yaşıyorsun..
Gülümseyen bir yüz, kulağına çalınan bir melodi, güneşin cilde değen sıcaklığı…
Ve o an, öylece geçip gidiyor.
Fark etmeden, hissetmeden, hakkını veremeden.
Sonra ne oluyor?
Keşke diyoruz.
Keşke o anın kıymetini bilseydim…
Belki de en çok bu acıtıyor:
Bir anın, bir daha asla aynı şekilde geri gelmeyecek olması.
O yüzden içimizi burkan sadece anın geçmesi değil…
Onu fark etmeden geçirmiş olmamız.
Çocukluğumuzdan bir gülüş, bir elvedadan önceki son bakış, vedasız ayrılıklar, içimize işleyen bir cümle…
Hepsi bir “an”dı.
Ve şimdi birer “anı” oldular.
Dokunamadığımız, geri saramadığımız, sadece hatırladığımız…
Anda kalabilmek, sadece fark etmekle ilgili değil.
Cesaretle ilgili.
Zihni susturmak, kalbi konuşturmakla ilgili.
Yaşamı ertelememekle…
Çünkü zaman hızlı.
Ve biz, çoğu zaman hızla geçen zamanın sadece izleyicisiyiz.
Oysa bir anı durduramazsın ama içinde kalabilirsin.
Hakkını verirsen o anın, yaşarken gerçekten oradaysan…
İşte o zaman yaşamak dediğin şey, sadece nefes almak olmaktan çıkar.
Unutma…
En güzel anlar; planlamadıkların, telaş etmeden sadece “olduğun” anlardır.
Şimdi derin bir nefes al…
Kendini hatırla.
Kalbinin attığını hisset.
Ve şunu fısılda içinden:
“Ben şu an buradayım. Gerçekten buradayım…















